Sissoylu dünyasına aşina mısınızdır? Yağmur yerine külün yağdığı, karanlığın sislerle oyun oynadığı o dünyaya? Güçlü olmanın sürekli tetikte ve savaşmaya hazır olmayı gerektirdiği, yanlış tek hamlede güçsüz kalındığı ve güçsüzlüğün ölüm demek olduğu tiranların dünyasına? Her zaman tek olmuş ve her zaman tek kalacak olan binlerce yıldır acımasızca hükmünü sürdüren Lord Hükümdar’ın dünyasına?*
*Kimilerinin rüyası. Ama kadere bak, kadere…
Aşina değilseniz sizi karanlığın hükmüne, umutsuzluğun başkentine, kötülüğün köküne davet etmek isteriz!*
*Müessesemiz ruh halinizin içine gireceğiniz karanlıktan sorumlu değildir. Yine de destek için aşağıdaki numarayı arayabilirsiniz. Destek hattı personelimiz size korkutucu sesler dinletmekten çok memnun olacaklardır. (Obsession)
Aşina iseniz de o halde hiçbir yabancılık çekmeyeceğiniz Sissoylu’nun kardeşi Beş Taht serisinin ilk kitabı Buz’a hoş geldiniz!
Buz içimizden bir yazar Enes Turan’ın fantastik türündeki ilk kitabı ve bu cümlenin maalesef ki birçoğumuz için “anlaşma bozucu” niteliğinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Her ne kadar Sissoylu’nun ve Souls’ların karanlık ortamlarını seviyor olsak da, o cümle yüzünden kitaba şans vermeyeceğiz. O yüzden incelemeyi de uzatmalım diyorum.
Herkese iyi okumalar dilerim.
….
….
Gidenler gitti mi?* Kalanlar sizleri tebrik ederim. Sizler gerçek okursunuz. Geleceğimizsiniz. Umudumuzsunuz. Şans verip şans bulacak olanlarsınız! Haydi gelin o zaman, Buz’a o şansı vermeye geçelim.
*Zaman Kazanma Ailesinin üyesi, eve geldiğimizde sorulan “Geldin mi?” sorusunun kardeşidir. Ailenin efsanevi kullanıcısı ise Soruya Soruyla Cevap Veren Adamdır.

Sissoylu’nun ve Souls’ların o bayıldığımız kasvetli atmosferine hoş geldiniz! O tekinsizliğe, yokluğa, yok olmuşluğa, solmuşluğa hoş geldiniz. Buz’a hoş geldiniz!
Souls’cular iyi bilir, Souls oyunlarını bu kadar iyi yapan şey sadece oynanış mekanikleri değildir.* Oynanış mekanikleri ile sunduğu bizi bu dünyadan tamamen kopartan, bölgeden bölgeye değişen titizlikle işlenilmiş çevresel anlatımdır. Tabii ki Souls’lar oyun oldukları için görsel sanatların ekmeğini yerler ve o yüzden de işleri kitaplara göre daha kolaydır.
*Asıl neden Souls oynayanların biraz kaçık olmasıdır. Isshin Ashina’ya üç gün harcayan ben normal olamam değil mi?

Fakat kitapkolik olan bizler için bu varsayım elbetteki yanlıştır. Çünkü kitaplar yazanın hayal gücü kadar okuyanın hayal gücüyle de ilgilidir. İki gücün sentezidir ve bu sentezden görselliğin kusuru sınırsızlık çıkar. İşte bunun en güzel örneklerinden biri Sissoylu’dur ki Buz da bu bakımdan Sissoylu’nun kardeşidir.
Enes Bey’in kalemini tebrik etmek lazım. Kitabın ilk paragrafından son paragrafına kadar enfes bir Souls atmosferi sunmayı başarabiliyor ve bize kitabı okutmuyor adeta yaşatıyor. Kalem işini muazzam iyi yapıyor.
Fakat bir kalemin tek işi bu değildir elbette. Diğer işi de kuleleri gökyüzünü aşan fantastik evren şatosunu bir mimar titizliğinde tasarlamak ve bu titiz işçiliği okura anlatmaktır.
Ve bu iş, en zor iştir.
Yeni yaratılan evrenin temeli; ırkları, büyüleri ve tarihi her zaman fantastik evrenlerde anlatılması gereken ama anlatılırken de okuru en çok yoran kısımlardır, çünkü safi bilgiden oluşurlar. O yüzden okur bu bölümlerde kendini eğleniyor gibi değil, ders çalışıyor gibi hisseder. Ve herkes bilir ki ders çalışmak sıkıcıdır.* Dersi eğlenceli hale getirmek ise öğretmenin, yazarın, en zor işidir.
*Hobisi ders çalışmak olanlar dahil edilmemiştir. Ne? Şaşırdınız mı? Şaşırmayın böyleleri varlar ve aramızdalar, gözümüzün hep bakmadığı yerdedirler ve bu bizim gözümüzün ders dışında her şeye odaklanıyor olması ile alakalı değildir.
Buz yabancılardan alıştığımız o büyük görkemli kulelere sahip fantastik şatoların içimizden gelen bir tanesi ve söylemekten çok memnun ki ders kısmını ustalıkla atlatan bir tanesi.

Ustalık ilk önce şatonun basamaklarında, evrene dair bilgilerin kasvetli atmosfer içerisine ufak ufak yedirilmesiyle başlıyor. Hemen akabinde hızlıca ana karakterimiz ve ekibimizin sınıfsal özellikleri ve ırkları tanıtılarak şatonun standart banyo ve koridor mimarisi aradan çıkartıveriliyor. Evrenin detaylarının anlatıldığı salona geçildiğinde ise ana yemeğin servisi ile alametifarika başlamış oluyor. Çünkü yazar burada sadece yemeği servis etmekle kalmıyor, bizi mutfağa davet edip yemeğin pişirme sürecine de dahil ediyor ve bunu sanki zihnimizi okurmuş gibi tam olarak aklımıza gelen soruları karakterlerine sordurup cevaplatarak başarıyor.*
*Animelerdeki NANİ! diye bağıranlar sağ duyunuzdan dolayı teşekkür ederim. Zira ben başka animede geçen “Türkçe cümle” gibi tepki vermiştim.
Açıkçası pes! Sıfırdan bir evren yaratıp bu evreni 50 sayfada merak ettirebiliyorsun ve yetmiyor üstüne bir de öyle bir kurgu tasarlıyorsun ki bizi bu sürecin içine de dahil ediyorsun. Pes ki ne pes!
Peki yetti mi? Yetmesin. Çünkü bu yönetimin bir güzel yan etkisi daha var. Kafamızdaki soruları ayrı ayrı soran karakterlerin kişiliklerini, sordukları soruların cinslerinden yola çıkarak tanıyor ve onları rahatça kategorize edebilir hale geliyoruz. Böylece ileride yaşanacak olaylar karşısında nasıl tepkiler vereceklerini de tahmin edebiliyor, karakterleri özümseyebiliyoruz. Yani özetle yazar bir yandan yarattığı evreni tanıtırken bir yandan da yolculuğa çıkacağımız ekibe organik bir şekilde bizi alıştırmış oluyor.
Lakin her zaman olduğu gibi tüm güzellikler içerisinde göze çarpan minicik sorunlar olmadan olmuyor.* Aksiyonun başlamasıyla kitabın başlarında bizim gibi çoğu şeyi yeni anlayan veya öğrenen karakterlerimiz yavaş yavaş kendilerinden beklenmeyecek profesyonellik sergilemeye başlıyorlar. Örneğin av olduklarında bilgisizlikten dolayı şaşırmıyor, aksine avcı hakkında bilgi veriyorlar. Haliyle ilk başta bizim gibi ne olduğundan habersiz olan bu karakterlerin böyle davranları bize garip gelerek biraz tutarsız hissettiriyor.
*Hayatın var olması için gereken şartlardan birdir. Dedikodu gibi. O da sınıf atlamanın şartlarından biridir.
Bir diğer sorun ise hikayedeki en önemli karakterin, ana karakterimizin, biraz silik kalıyor olması. Evren anlatılırken yapılan tüm itirazlar, sorgulamalar, kaçış öncesinde yapılan planlar ve kaçış sırasında yapılan tüm havalı hareketler hep ana karakterimiz dışında gerçekleşiyor. Biz bir türlü var olduğu söylenen ana karakterimizin potansiyelini göremiyoruz.

Kaldı ki aksiyondan aksiyona koştuğumuz serüvenimizde bu potansiyeli görebileceğimiz birçok an da bulunuyor aslında. Ama ekibimizin diğer üyeleri anları paylaşmak konusunda maalesef çok cimri davranıyorlar. Hatta o kadar cimriler ki ana karakterimize orada burada iki kılıç sallamak dışında yapacak pek bir şey bırakmıyorlar.
İşin yapılan kısmında zaman kalmayınca beklenti doğal olarak işin yönetsel kısımlarına kayıyor.* Yani ana karakterimizin liderlik etmesini bekliyoruz. Fakat burada da durum yine aksiyondakiyle aynı oluyor. Zaman cimrisi ekip arkadaşlarımız ana karakterimiz Kaelion’un liderlik ışığını da çalarak sahneyi yine ele geçiriyorlar. Soulsların bataklık bölümlerinden fırlama organik bir karanlık altında ardı ardına değişken sahnelerde öne çıkan hep başka karakterler veya yeni tanışılan gizemli varlıklar oluyor. Özetle orta açılıyor ama şutu hep başkaları çekiyor.
*Bütün gün çay içmek, ona buna salça olmak, çok çalıştığından yakınmak…
Yalnız şimdiye kadar iyi ve kötü olarak bahsettiklerimiz hep kitabın ön yüzü, okuduğumuz yüzüydü. Bir de kitabın arka yüzü var, sadece ön yüzden varlığını hissedebildiğimiz yazarın zihni, yaratılan evrenin ince detayları, temellerin içindeki çelikler.
Bence buna en güzel örnek çoğu şeyde olduğu gibi yine Tolkein’dir. Bizler Yüzüklerin Efendisi serisini okurken Elfçeyi öğrenemeyiz. Orada burada farklı kelime öbekleri görür, onları anlamsız kelime dizileri sanırız. Fakat sayfalar ilerledikçe verilen her detay ile merakımız kabarır ve “gerçekten tüm kurallı düşünülerek böyle bir dil tasarlanmış mıdır?” sorusu zihnimizi kemirmeye başlar. Seri bittiğinde ise kendimizi Elfçeye adanmış halde buluruz.* Yüzüklerin Efendisi ile Tolkien’in zihinin sadece ufacık bir köşesini hissettirmiş ve o köşeyle bizi bataklığa düşürmüştür.
*Boşa geçmiş bir ömür? Rahmi Koç olabilirdik aslında. Ah… ah…
Beş Taht’ın arka yüzü de işte tam olarak böyle hissettiriyor. Eh buna daha ne denilebilir ki?
Kuleleri gökyüzünü delip geçen Beş Taht şatosu temellerinde barındırdığı bolca çelik ile, sütunlarındaki ince işçilik ile ve yaratıcı zihnin güzelliği ile arzı endam ediyor ve sizlerden şans bekliyor.
Herkese iyi okumalar dilerim.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın