1909 yılında Jack London tarafından kaleme alınan Martin Eden, bir işçinin aşk uğruna yaşadığı radikal değişim sürecini anlatıyor. Genç adam; seneler boyu yalnızca beden gücüyle çalışıp herhangi bir eğitime gerek duymadığı için, okudukça ve farkındalığı arttıkça etrafına daha filtreli bir gözle bakmaya başlıyor. Özellikle bünyesinde bulunduğu avam sınıfı günden güne önemini kaybederken, gözünde fazla büyüttüğü burjuva sınıfı da beklediği tadı vermiyor ona. Kendini hiçbir yere ait hissedememesi sebebiyle yaşadığı bunalım, insanların ikiyüzlülüğüyle buluşunca; sevdiği kadına olan duyguları da yavaş yavaş bitiyor.
Jack London’ın yarı otobiyografisi olarak kabul edilen bu roman; insanoğlunun yüksek bilinç seviyesiyle kuşatıldığında yaşam ışıltısını nasıl kaybedebileceğine dair sahici anekdotlar içeren kült bir eser. London; sonsuz bir sorgulamanın getirisi olarak ortaya çıkan yok edici yalnızlığı bir trajediyle süsleyerek, oldukça doğru bir noktaya parmak basıyor. Üstelik bunu yaklaşık 100 yıl önce yapmış olmasına rağmen hala daha etkili, hala daha sarsıcı…
İşte alıntılar…
10)

“Bir sürü kitap okudu ama içindeki huzursuzluk azalmak yerine daha da büyüdü.”
9)

“İçimde söylemek istediğim çok şey var sanki. Çok büyük şeyler. Bunları ifade etmenin yolunu bulamıyorum. Bazen bana öyle geliyor ki bütün dünya, bütün hayat, her şey içimde duruyor ve sözcüsü olmam için feryat ediyor. Hissediyorum… Ama anlatamıyorum…”
8)

“Kendi başının çaresine bakmış bir kızın gözleri yumuşak ve kibar olmaz.”
7)

“Yazamayanlar, yazanlar hakkında çok şey yazıyor.”
6)

”Korkunç. Düşünmek bile beni hasta ediyor. Onu sevmemin feci bir kaza olduğunu ben de söylüyorum, ama kendime de engel olamıyorum.”
5)

“Dünyanın güçlülere ait olmasında şaşacak bir şey yoktu. Köleler, kendi köleliklerine saplantıyla bağlıydı. İş, önünde secde edip tapındıkları altın putuydu onların.”
4)

“Biliyor musunuz, diye ekledi. Bay Butler’a acıyorum. Doğru dürüst harcayamayacağı otuz bin dolar kazanmak için hayatını boşa harcamış. Niye mi, çünkü artık otuz bin dolar nakit verse bile çocukken on sente alabileceği şeyleri alamaz. Mesela şeker, fıstık veya tiyatroda en üst balkondan bir bilet.”
3)

“Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.”
2)

”Uyku onun için unutmak demekti. Uyandığı her sabahı kederle karşılıyordu.”
1)

“Yenisini bulamadığı gibi artık eski cennetinin de yerinde yeller esiyordu.”
Martin Eden'la ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın