Japon edebiyatıyla haşır neşir bir okurum. Yıllar önce Haruki Murakami’den Sahilde Kafka ilk adımdı benim için, sonrasında Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken’i okumuştum. Daha sonra İthaki’nin Japon klasikleri dizisi sayesinde birçok yazarla ve eserle tanıştım. Dizinin içerisinde İnsanlığımı Yitirirken’i görür görmez ikinci kez okumak istedim ve okudum da. Japon edebiyatında kendine has üslubuyla öne çıkan, birbirinden farklı anlatılara ev sahipliği yapan yazarlar çok. Fakat bu edebiyatın ortak bir özelliği bulunuyor; muğlaklık. Japon toplumu da böyle bence, varoluşumuz hakkında bile belirsizliklerle dolular. Okuduğum bu yapıtların bazıları çağdaş dönemdendi, bazıları da çok eski günlerdendi. Şimdiyse çok daha eski bir dönemin izlerini yansıtan bir kitap okudum: Genji’nin Hikâyesi.
Dünyanın ilk romanını bir kadının yazmış olmasının yaşattığı gurur çok başka, 11. yüzyıl Japonya’sında geçen bu kitabın sunduğu evrense çok daha başka. Zamanında soylu bir kadın olan Shikibu'nun monogatarilerinin günümüze kadar ulaşabilmesi ve bu dev yapıtı dilimizden okuyabilme imkânımızın olması harika bir şey bence. Oğuz Baykara sayesinde tabii ki, emeklerine sağlık. Çeviri sürecinden ve kitaptan bahsettiği bir video serisi de var, konuk olduğu kanalda güzel açıklamalarda bulunuyor. İncelemek isterseniz diye link bırakıyorum:
Oğuz Baykara ile Genji’nin Hikayesi hakkında

Sevgili eşim bu kitap çıktıktan çok kısa bir süre sonra özel bir günde hediye etmişti bana. Ben de o günden tam bir yıl sonra başlama fırsatı buldum. Birinci ciltle bir ayı kapattım, sonraki ay ikinci cildi okuyarak yolculuğumu tamamladım. 54 bölümden oluşan roman, Genji’nin ve onun soyundan gelenlerin etrafında şekillenen bir anlatı. Kadın yazar olduğu için başkahramanın da bir kadın olacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı; kadınlar anlatıda epey yer ediniyorlar fakat istediğim gibi değillerdi. Aslında böyle olması çok normal, çünkü o dönemde kadınlara karşı nasıl bir bakış açısı olduğunu az çok tahmin edebiliriz. On birinci yüzyıldan bahsediyoruz; ataerkil bir toplum ve kadınlara uygun görülen eğitim anlayışı çok farklı bir düzeyde. Mesela o zamanlarda kadınların Çince öğrenmesi yasakmış. Mucizevi bir şekilde yazar bu eğitimden mahrum kalmamış; hem soylu bir ailede yetişmesi hem de abisiyle birlikte eğitim almasından dolayı birçok konuda fikir sahibi olabilmiş.
Kitaba giriş kısmında çeviri süreci ve kitap hakkındaki detaylardan sonra başka yazarların Genji’nin Hikâyesi için yazdıkları incelemeler de mevcut: Virginia Woolf, Cuniçiro Tanizaki ve Jorge Luis Borges gibi. Bu kısımların hepsine kitabı bitirdikten sonra baktım; hoşuma gitti bu yazıları okumak.

Genji’nin Hikâyesi şiirlerle dolu bir roman, onların anlatıya etkisi çok büyük. Birbirleriyle şiirler yoluyla iletişim kuruyorlar daha çok; ya sözle ya da mektupla. Düzyazıyla harmanlanan bu şiirler ‘’waka şiirleri’’ olarak adlandırılıyor. Heian dönemi Japonya’sını yansıtan bu eserde imparatorluk sarayının hayatını, aristokrat sınıfın yaşamını ve toplum-şehir yaşamından kesitleri görebilmek mümkün. Özellikle saray hayatına dair daha çok entrika okumayı bekliyordum ama hayal kırıklığına uğradım. Savaşlara ve samuraylara dair de hiçbir şey yoktu. Daha çok Genji’nin hayat mücadelesine tanık oldum; karmaşık romantik ilişkileri, siyasi hayatı gibi. İmparatorun oğullarından biri olan Prens Hikaru Genji’yi ‘’Işık Saçan Prens’’ olarak biliyor herkes. Çok yakışıklı olduğu için özellikle kadınların çok etkilendiği biri o. Tabii ki bunun farkında olduğundan dolayı bir kelebek misali bahçedeki tüm çiçeklere konuyor, her tadı doyasıya yaşamak istiyor. Bazılarında tutkulu aşka, bazılarında da hüsrana ve kedere uğruyor. Hatta belalardan bela beğendiği de oluyor. Tüm bunlara rağmen akıllanmadan ve ders almadan yine aynı hataları tekrar etmesi ve kadınların da bunlara göz yumması çok sinir bozucu bir okuma yolculuğu sunuyor. Onun daha aklı başında hareket etmesini dilerken diğer bir bölümde yine başa dönmesine alışmıştım artık tabii.

Toplumun inançlarına da çok yakından şahit oldum; hayatın tüm güzelliklerinden ve kolaylıklarından vazgeçip inzivaya çekilmenin önemi çok anlamlı burada. İnsan hayatının faniliği ve dünyanın güzelliklerinden bir gün yoksun kalacak olmanın hissi yoğun bir şekilde işleniyor, insanın içini sızlatacak tarzda üstelik.
Anlatacak daha çok şey var aslında ama derinlere inmek istemiyorum. Yüzyıllar önce yazılmış bir kitabı okumak çok değişik ve güzel bir deneyimdi benim için. Sanki hiç var olmamış bir evrenin içindeymişim gibiydi her şey. Duygulara, düşüncelere, inanca, güzelliğe ve sanata önem veren bir dönemin esintilerini yüreğimde hissettiğim bir yolculuktu, bazı noktalarda eksik kalsa bile sevdim bu sayede. Yazarı daha iyi tanıyabilmek için ''Murasaki Shikibu'nun Günlüğü''nü de listeme ekledim.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka kitap yorumlarımda buluşmak dileğiyle, sevgiler!







Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın