Yüz yüze kitap kulübüm okumak için Kıskanmak’ı seçmeseydi ne zaman okurdum kim bilir. Hiç aklımda yokken okuduğum bu kitap yüzünden içinden çıkılmaz bir ikileme düştüm. Okuru yolculuğu sırasında çıkmaz sokaklara götüren kitapları çok seviyorum, bu kitabı da sevdim. Yazarın niteliği sadece edebiyatla sınırlı değil üstelik, insan psikolojisine olan yaklaşımına hayran kalmamak mümkün değil. Anlaşılacağı üzere psikolojik bir roman bu ve yaşadığım o ikilemden bahsetmek istiyorum artık.
Seniha’nın küçüklüğünden beri abisi Halit’e duyduğu kıskançlık diye geçemem buraları, çünkü bu kıskançlığın günden güne Seniha ile birlikte büyümesi ve güçlenmesi her şeyin esas nedeni. Seniha çirkin, abisi ise ‘’kız gibi güzel’’ diye mi yaşandı her şey peki? Ailesinin, özellikle annesinin çocuklarına eşit davranamaması, birini birinden üstün tutması yüzünden oldu. Ayrımcılık. Çoğu annenin oğullarına duyduğu hastalıklı aşkı hissettim ilk önce. Hatta Seniha bile abisine bu hislerle bakıyor ama yazarımız kız kardeşin bu tarafına değil, o kıskançlığın yarattığı sessiz intikama odaklanıyor. Çünkü yaşı ilerledikçe evlenemeyen ve abisinin yanında sığıntılığa mahkum edilen Seniha da tıpkı hayat gibi değişiyor; içinde çiçek değil, kötülük çiçekleri filizleniyor. Ailesi Seniha’yı da sevseydi, o da sevilmeye layık olduğunu bilirdi elbette. Peki tüm bunlar Seniha’nın yapacaklarını haklı mı çıkarmalı? Halit, kendisinden yirmi yaş küçük Mükerrem ile evlendikten sonra hep beraber taşraya yerleştiklerinde, Seniha yıllardır beklediği o anın artık çok da uzakta olmadığını biliyor. Nüzhet ile tanışıyorlar çünkü. Gencecik bir delikanlı, o da ‘’kız gibi güzel’’, onun da annesi oğluna tapıyor. Birileri ölecek, birileri hapse girecek, birileri de yalnız başına kalacak… Halit, Seniha, Mükerrem ve Nüzhet… Kim katil, kim kurban?

Karakterlerin iç çatışmalarına çok yakından şahit olarak okumak bambaşka bir deneyimdi, her sayfada bir duygudan başka bir duyguya sürüklenmemek imkansız. Bazı yerlerde acıdım, kimi yerlerde kızdım mesela. İnsan ne hissedeceğine, ne düşüneceğine karar veremiyor. Bunları son sayfanın son cümlesine kadar yaşadım diyebilirim, öyle bir kitap bu.
1937’de tefrika edilerek yayımlandığı için döneme dair izler de barındırıyor bünyesinde; Osmanlı bitmiş, Cumhuriyet yükseliyor ama insanlar henüz geçiş döneminde. Geleneksel ile modernite arasına sıkışmış olan toplumu yansıtıyor, bir taşra kasabasının sancılarına tanık ediyor okuru. Daha çok Zonguldak’ta geçtiği için madencilerle sık sık bir araya getiriyor ve kasvete sürüklüyor bizleri. Fakat tüm bunlar karakterlerin iç dünyalarının arasına serpiştirilmiş öğeler yalnızca. Yazarın vurgusu daha çok duygulara ve düşüncelere…
Kitabı çok kısa bir sürede okuyup bitirdim ve hemen film uyarlamasını izledim. Zeki Demirkubuz’un 2009 yapımı bir filmi bu. Oyuncu seçimlerine bayıldım. Kafamda canlandırdığıma benziyorlardı hatta. Film güzeldi ama kitap kadar sevemedim, roman bir başkaydı çünkü. Dizisi de varmış, bizim dizi uyarlamalarının çoğu kötü olduğu için değinmeye gerek yok. Anladığıma göre dizinin kitapla bir ilgisi de yokmuş zaten, şaşırmadık.

Bu arada Enis Batur’un önsözüne bayıldım, eseri okuduktan sonra okudum tabii ki. ‘’Kıskanmak’’ müthişti; üzerine konuşulacak çok şey var ama benden bu kadar. Bazı nedenlerden dolayı toplantıya da katılamamıştım, üzdü. Kıskanmak’ın hakkında sohbet etmenin tadına da doyum olmazdı eminim.
Yorumumu okuduğunuz için teşekkür ederim, başka kitap yorumlarında buluşmak dileğiyle! Sevgiler.







Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın